Öğretmence

Öğretmen Bloğu

Başarının 13 Kuralı

Başarının 13 KuralıGeçenlerde sevdiğim bir öğrenci yüksek lisans programından atıldı. Bu tür durumları engellemek için esnek bir program geliştirilmiş olduğundan, özellikle bizim programımızda bu, nispeten nadir görülür. Ama bu durum, çok başarılı öğrencileri diğerlerinden ayıran şeyin tam olarak ne olduğunu düşünmeme neden oldu. Hepimiz, bazı öğrencilerin ve genç profesyonellerin çok başarılı olacaklarını, fakat onlar kadar parlak olan diğerlerinin o kadar başarılı olamayacaklarını fark ederiz. Bu neden böyle oluyor? Neleri farklı yapıyorlar?
Başlamadan önce, başarının göreceli ve çok boyutlu bir kavram olduğunu itiraf etmeliyim. Çoğumuz işkoliğiz ve başarıyı çok dar anlamıyla, arkadaş olarak başarılı, hayattan keyif almakta başarılı, kişisel gelişimde başarılı olarak tanımlıyoruz. Programdan atılan öğrencilerin, kendilerini başka alanlarda başarıya götürecek ilham perilerini dinlediklerinden gizli gizli şüpheleniyorum. Neyse, bu kısa yazının amacı, bilim eğitiminde başarılı olan öğrencilerin çalışma alışkanlıklarının ve genel olarak hedeflere yaklaşımlarının aktarılmasıyla sınırlıdır.
Düşüncelerimi, başarıya ilişkin on üç kural olarak berraklaştırmaya çalıştım. Bunların hiçbiri kesin değil: kişisel olarak ben, bu kuralların birini ya da daha fazlasını her gün ihlal ediyorum. Ama kurallara uyduğumda, uymadığım zamanlara nazaran, işlerin çok daha iyi gittiğini fark ettim. Aynı zamanda, öğrencilerin bu kurallardan ne kadar fazlasına uyarlarsa, başarılarının da o kadar arttığını fark ettim.[/b]
Kural 1. Sadece Sonucu Değil, Süreci de Önemseyin[/b]
Çok azımız birden bire başarılı olmuşuzdur. Çoğunlukla küçük parçalar tırtıklarız ve parçalar teker teker yerlerine yerleşirler. Becerilerin ve bilgilerin, beklenmedik şekillerde birleşmeleri gibi, küçük gibi görünen şeyler sonunda çok önemli olabilirler. Hangi davranışlarımızın, belirli bir zamanda kariyerimize ne gibi katkılar sağlayacağını yordamak mümkün değildir.
Bu, bir sorun yaratır. Eğer başarı, bir sonuç olarak çok önemliyse, genellikle bizi o başarıya ulaştıracak olan süreci önemsemeyiz. Mesela bir hocanın, ilgisiz bir entellektüel alanla ilgili ilginç bir konu ortaya attığını düşünelim. Eğer öğrenci, daha çok elde edeceği sonuca odaklanan bir öğrenciyse, entellektüel olarak kendini konuya kapatma eğiliminde olacağı için, bu konuda daha sonra önemli olabilecek bazı şeyleri öğrenme fırsatını kaçırmış olacaktır.
Başarılı öğrencilerde, bu gibi durumlara açık olmalarından ve genel olarak işi önemseme eğilimlerinin bir sonucu olarak, nitelikteki tutarlılıktan kaynaklanan bir zenginlik gözlenir. Başarılı profesyonellerin çoğu, alanla ilgili geniş bir yelpazedeki konuları önemserler ve görevin taşıdığı değeri vurgularlar. Her zaman sonuca doğru ilerlerler ama sürecin değerini unutmazlar.
Bunun için tercih ettiğim bir kelime var: Oyun. Bu kelimeyi, görevi önemsiz göstermek için kullanmıyorum. Bunu, davranışı sürdüren ve kalitesinin yüksek tutulmasını sağlayan sonuçların kaynağına işaret etmek için kullanıyorum. Bir gazete tartışma grubuna gitmenin, bir toplantıya katılmanın ya da araştırma yapmanın en geçerli nedeni, oyunu profesyonel olarak oynamaktır. En iyi yol budur, çünkü kalite sürecine bir oyuncu gibi katılım genellikle hemen mümkün olabilir.
Bu faaliyetlerin somut sonuçları (örneğin iş, para, itibar, övgü) elde edildiğinde, eğer elde edilirse, küçük, ince ve gecikmiş olabilir. Eğer faaliyetlerinizi sürdürmek için bu sonuçlara güvenecek olursanız, yaptıklarınızdan vazgeçmeniz işten bile değildir.
Jay Gould, kişinin entellektüel oyunu ciddiye almasının sonucunda ne olacağına ilişkin iyi bir örnektir. Evet, o bir paleontolojisttir. Ama aynı zamanda kendisi, psikoloji, beyzbol, mimari ve aydınlanma çağının insanlar için anlamıyla ilgili çok güzel yazılar da yazmıştır. Onun akademik oyundan çok keyif aldığı açıktır. Bütün oyunlarda olduğu gibi, kurallara uyar; yani delillerini bilir. Çalıştığım en iyi öğrenciler, sabah 3e kadar bir yerel grup için hazırladıkları sunumu düzeltmeye çalışan ya da benzeri şeyler yapan insanlardı. Olayı genel olarak değerlendirirseniz, aslında yaptıkları iş çok da önemli değildi ama onlar, o görevin kendisini önemli görüyorlardı. Asıl önemli olan nokta, aynı özeni komik bir şiir yazarken de, bilim felsefesinin pek de önemli olmayan bir konusunu tartışırken de göstermeleridir. Stephen Jay Gouldun da böyle bir öğrenci olduğunu tahmin ediyorum.[/b]
Kural 2. Konuşun ve Yazın – Bunu Çokça Yapın[/b]
Bilim, sözel bir iştir. Başarılı bilim adamları konuşmalı, yazmalı, ikna etmeli ve tartışmalıdır. Profesyonel sözel davranışta beceri kazanmanın tek yolu onu uygulamaktır. Sınıfta konuşun. Sohbetlerde konuşun. Koridorlarda konuşun. Dinleyin ve cevap verin. Varsayımlarda bulunun ve düşünün.
Tartışın. Düşünceleri paylaşın. Eğer söyleyecek bir şeyiniz olduğunu düşünüyorsanız, söyleyin. Söyleyeceğinizin söylemeye değip değmeyeceğinden emin değilseniz bile söyleyin. Kronik korku dolu sessizlik, genç bir bilim adamının en kötü düşmanıdır ve bu, şaşırtıcı derecede yaygındır. Bölümümüze aldığımız olağan üstü parlak öğrencilerimizin en az yarısı sınıfta çok nadir konuşurlar ve bu, eğer devam ederse, feci şeylerin habercisidir.
Bazen düşünme sessizliğinin iyi bir şey olduğu tabii ki doğrudur. Ne zaman dinlenmesi gerektiğini ve ne zaman konuşulması gerektiğini ayırt etmeniz gerekir. Ama doğrusu bir gevezeyi susturmak, bir dilsizi konuşturmaktan çok daha kolay olduğundan, ayırt etmeyi öğrenmeye, bu skalanın geveze ucundan başlanırsa daha kolay olacaktır.
Aynı şey yazıda da geçerlidir. Kolayca yazabilmek deneyimlerle gerçekleşir. Ama öğrencilerin çoğu bu deneyimlerin okumayı, düşünmeyi, taslak çıkarmayı ya da planlamayı içermesi gerektiğini düşünüyorlarmış gibi görünüyor. Onlar da önemli ama profesyonel yazına hâkim olabilmek için yazmak gerekir. Kelimeleri kâğıda geçirmeniz ve onları da başkalarına sunmanız gerekir.
Bunu yapmanın birçok yolu var. Mesela sınıf ödevi olarak bir şey yazarken, onu yayınlayacakmışsınız gibi yazın ve sonra da yayınlamaya çalışın.[/b]
Kural 3. Kolaylıkla Evet Deyin ve Yapın[/b]
Kariyerinizin başındayken kendinizi değişik şeylere maruz bırakın. Repertuarınızı genişletin. Biri iyi bir projeden bahsedince haydi yapalım deyin. Eğer biri bir proje için sizden yardım isterse evet deyin. Sonra da yardım edin. Sizden beklenenden fazlasını yapın. Eğer sizden bir bilgisayar programı geliştirmeniz bekleniyorsa, bunu sonraki hafta yerine hemen ertesi gün hazırlayın ve programa değişik sesler de ekleyin. Eğer sizden laboratuarı düzenlemeniz istendiyse, bunu ayrıntılı ve itinalı bir şekilde yapın.[/b]
Kural 4. Başkalarıyla Çalışın Ve Kolayca Paylaşın[/b]
Başkalarından çok şey öğrenebilirsiniz. Sizin ilerlemenize yardımcı olurlar ve size yeni şeyler öğretirler. Yani işbirliği yapın. Takımlar oluşturun. Bir ağ kurun. Talep ettiğinizden daha fazlasını verin.
İşbirliğini engelleyen şey, katacağınız hiç bir şeyin olmadığını düşünmeniz ya da (daha kötüsü) başkasının sizden daha kazançlı olacağını düşünmenizdir. Başkasının daha kazançlı olması mümkündür ama bunun engellenmesinin hedeflenmesi işbirliğini öldürür. Yazar adlarının sıralanması konusunu zamanı gelince düşünün ve zamanı gelince de bu konuda rahat olun. Olaya geniş bir perspektiften bakacak olursanız, ikinci yazar yerine üçüncü yazar olmanız fazla bir şey fark ettirmez.
Benzer bir şekilde, eğer başkaları sizin düşüncelerinizi kullanacak olursa, başkalarının size öğrettiklerinden faydalanabilirseniz, o düşünceyi ürettiğiniz gibi bir sürü başka düşünce de üretirsiniz.[/b]
Kural 5. Sözlerinizi Tutun[/b]
Bu en önemli kuraldır. Bu kural, başarılı öğrenciyi başarısız öğrenciden en iyi ayıran kuraldır; ama, kuralı uygulayana kadar değeri anlaşılmaz. Bu nedenle verdiğiniz sözü tutmanın mutlaka bir yolunu bulun. Bir program hazırlayın, ölüm-kalım meselesi yapın, büyükannenizin fidyesi olarak düşünün. Yapın. Tabii ki kimse her zaman verdiği sözü tutmaz. Tamam, o zaman, tutmadığınızda geri dönün ve kesinlikle tutun. Ben hemen hemen her gün bunu ihlal ediyorum ama yine de sözümü tutmak için bir savaş veriyorum.[/b]
Kural 6. Köpekler Bile Hiç Kendi Yataklarına İşemezler[/b]
Bir anlamda, başarının sonucu esas olarak sosyaldir: İnsanlar sizinle ve çalışmalarınızla ilgili olumlu şeyler düşünürler. Ama hepimiz başarısızlıktan korkarız. Öğrencilerin omuzlarında, bağımlılık ve bir dereceye kadar güç sahibi olmamayla karışık fazladan bir yük vardır. Alaycı olma, eleştirme, paranoya, dedikodu ve bunun gibi şeyler, bu korku ve yükle başa çıkmada berbat yollardır. Mesela öğrenciler, kendi aralarında programları veya hocaları ile ilgili şikâyetçi olurlar. Ama bir şeyler yapılabilecek ortamlarda bu şikâyetlerini açıkça dile getirmezler. Hepiniz, işlerin kötü gittiği, kimsenin bu standartları karşılayamayacağı, hocaların da zaten ahmak oldukları gibi konularda hemfikir olduğu bir grup oluşturmaya başlarsınız (mesela burslu öğrenciler olarak). Sonuç şudur: (a) başarının sosyal faydalarından çok az yararlanılır (sözel olarak destekleyici bir grup) ama başarı görülmez, (b) daha büyük, sözel bilimsel grubun ve içinde yer aldığınız programın kontrolü azalır, (c) haklı olarak o programda kendinizi kötü hissedersiniz. İşe yaramayan şeylerin desteklendiği sosyal bir grup oluşturursunuz. Bu, iyi hissettirir ama hiç bir yere götürmez.
Bu sürecin birçok öğrencinin eğitimini mahvettiğini gördüm. Bazen bir ya da iki yıl sonra olan bitenin farkına varıp kendilerini bundan çekerler, bazen de programı bırakırlar. En trajik olanlarsa, eğitimlerine isteksizce (ama gizli ve haklı bir öfke ile) devam edenler ve yıllar sonra fırsatları kaçırdıklarını fark edenlerdir. Çözüm sadece, bunu yapmayı reddetmek, başkaları sizi bunun içine çekmeye çalıştıklarında arkanızı dönüp gitmek ve kariyerinizle ilgili olarak sorumluluk almaktır. Sonuçta köpekler bile hiçbir zaman kendi yataklarına işemezler.[/b]
Kural 7. Kendi Gücünüzü Tanıyın Ve Ona Göre Davranın[/b]
Size inanılmaz bir şey söyleyeyim: Çok farklı bir alana geçebilirsiniz. İyi iş çıkartmış olmak için abartılı miktarlarda paraya ve zekâya sahip olunması gereken alanlardan bahsetmiyoruz. Burada genç ve ulaşılabilir, herkesin değişiklikler yaratabileceği alanlardan bahsediyoruz. Gerçekten başarısız olan bir öğrenci ya bundan korkarak geri çekilecek (bkz. Kural 6) ya da ulaşılmaz hayaller peşinde koşacaktır. Başarılı öğrenci ise kendi gücünü tanır ve onu ortaya koymak için kararlı ve büyük bir çaba harcar.
Nelson Mandela, bir açılış konuşmasında benim çok sevdiğim bir noktaya parmak bastı:
En derin korkumuz, yetersiz olmamız değildir. En derin korkumuz, ölçülemeyecek kadar güçlü olmamızdır. Bizi en çok korkutan şey karanlığımız değil, ışığımızdır. Kendimize ben kim oluyorum da çok parlak, muhteşem, yetenekli, şaşırtıcı oluyorum? diye sorarız. Aslında siz kimsiniz de bunların hiç biri DEĞİLSİNİZ? Siz, tanrının çocuklarısınız. Küçük işlerle oyalanmanız dünyanın bir işine yaramaz. Etrafınızdakiler güvensiz hissetmesin diye kendinizi çekmenin hiçbir zekice tarafı yok. Biz, tanrının içimizdeki pırıltısını açığa çıkarmak üzere dünyaya geldik. Bu pırıltı sadece bazılarımızda değil, her birimizde mevcuttur. Ve biz, ancak kendi ışığımızın parlamasına izin verdikçe, başkalarının da aynı şeyi yapmasına imkan sağlayabiliriz. Biz kendi korkularımızdan kurtulup özgürleştikçe, varlığımız başkalarını da özgürleştirir.[/b]
Kural 8. Kendi Sınırlarınızı Tanıyın ve Ona Göre Davranın[/b]
Bu gezegende ne kadar zamanınız olduğunu bilmiyorsunuz. Kaç yılınız olursa olsun, zaman, kesinlikle kısıtlı. Öğrencilerime, bu durumun araştırma alanında farkına varıp hem eğlenceli hem de önemli çalışmalar yapmalarını söylerim. Mesela bazen zayıf öğrenciler, sanki yaratabilecekleri en iyi şey oymuş gibi (bkz. Kural 7) ya da çok zamanları varmış gibi, başka birinin literatürde yapmış olduğu bir araştırmanın, ufak tefek değişikliklerle tekrarı olacak fikirlerle geliyorlar. Bu durumda öğrencilere şunu sorarım: Ölene kadar sadece iki ya da üç araştırma yapma şansınız var. Bunlardan birini bu araştırmayla harcamak ister misiniz? Başarılı öğrenciler, zamanlarını bir değişiklik yaratmak için kullanırlar.[/b]
Kural 9. Sizden Daha İyi Olanlarla Bir İletişim Ağı Oluşturun[/b]
Öğrencilerde, kendilerinden daha tecrübeli ve çok başarılı profesyonelleri, iki hatalı şekilde düşünme eğilimi vardır: Onları ya kusursuz ve ulaşılmaz ya da bir kenara atılması gereken dinozorlar olarak düşünürler. Genellikle başarısız öğrenciler ilk hataya, başarılı öğrencilerse ikinci hataya düşerler. Ama en çok işe yarayan bakış açısı, onları çabalayarak ve ter dökerek saygınlık kazanmış, bir şeyler öğrenilebilecek insanlar olarak görmektir. Birkaç istisna dışında, tanınmış profesyonellerin hepsi sevilesi, çok çalışan ve zeki insanlardır. Bu, şaşırtıcı bir şey değildir, çünkü eğer öyle olmasalardı, tanınmış olmazlardı. İnsanlar aptalların başarısız olmalarını sağlamaya çalışırlar ve aptal ya da tembel insanlar çok nadir olarak zamanın sınavından geçebilecek düşünceler üretebilirler. Başarılı öğrenciler, başarılı insanlar tanımak isterler; onlarla konuşmak, etkileşime girmek ve onları dinlemek isterler. Bir düşünce diyaloguna girmek isterler. Başarısız öğrencilerse çok korkarlar, ilgilenmezler ya da sadece gösteriş yapmak isterler.
Alanın önde gelen isimlerini tanıyın. Konuşmalarını dinleyin. Kokteyl partilerinde onlarla konuşun. Onlara yazın. Eğer uygun olursa, kendi çalışmalarınızı onlara yollayın. Hoş, zeki ve çalışkan insanlar, kendilerinden bir şeyler öğrenmek için en iyi insanlardır.
Bu ağ, düşünceleriniz için bir arena oluşturmanıza yardım edecektir. Başarılı öğrenciler, entellektüel bağlantılarını oyun oynamak için bir fırsat yaratma yönünde kullanma eğilimindedirler. Mesela henüz eğitimlerinin başında olan öğrenciler bile bir sempozyum düzenleyip buna katılabilirler. Eğer tanınmış kişilerin sizin sahnenizde oynamalarını sağlayabilirseniz bu, sizin konuşmanızı daha iyi bir hale getirecektir. Sonuçta yapmanız gereken tek şey iyi bir atış yaparak düşüncelerinizi başkaları ile paylaşmak üzere bir ağ kurmak.[/b]
Kural 10. Doğrularınızı Koruyun[/b]
Anonim söylemler bize, öğrencilerin okulda bir dönem kopya çektiklerini söylerler. Bu belki bir sınavdan geçebilmek içindi, belki de bir ödevden daha yüksek not alabilmek içindi. Şu anda eğitim gören öğrenciler, bilimin bu tür şeylerin üstünde olduğunu biliyorlar ama biz, onları kopya çekmeye yönelten, insanoğlunun gerçekleri ile ilgili çok az kafa yoruyoruz; bunun yerine olanları ahlaklı kılmaya çabalıyoruz. Bilimde sahtekârlık çok nadir olarak konu edildiği için öğrenciler, araştırmada sahtekârlık yapmanın aslında ne kadar sapkın bir eğilim olduğunu fark etmezler.
Özellikle başarılı olmak isteyen insanlar hatalı veri oluşturmak üzere değiştirmeler yapmak ya da sahtekârlıklar konusunda zan altındadırlar. O makaleyi yayınlatmak ya da şu ödülü kazanmak için uçlardaki birkaç veriyi atmak ya da veriler toplandıktan sonra önemli bir kriteri iptal etmek cazip gelir. Genellikle bunu açıklayabilirsiniz ama gri ödünlerin gölgesi, siyah ve beyaz sahtekârlığa yol açabilir. Bu şekillendirme işlemi nedeniyle çok başarılı kariyerlerin yok olduklarını gördüm.
Buna bir önlem olarak, sonuç yerine süreç üzerinde odaklanmak faydalıdır (Kural 1). Köşelerin törpülenmesine neden olabilecek içsel baskılara, özellikle sonuca odaklanmış olma durumuna dikkat edin. Mesela hiçbir zaman xi göstermek için bir çalışma yapmayın. Eğer böyle bir ifade kullandığınızı fark ederseniz, hemen kendi kendinizi düzeltin. O ifadeyi xin öyle olup almadığını görmek olarak düzeltebilirsiniz. Belli bir sonuca ulaşmak isteme ya da haklı çıkma isteği, sizin düşmanınızdır. Bulma isteği, sizin dostunuzdur.
Bir an için işin diğer bir önemli yanı olan bilim tüketicileri yerine öğrenci bilim adamlarına odaklanacak olursak, bilimsel sahtekârlığın en vahim sonucu aslında yok olan kariyerler değildir-sonuçta sahtekarların çoğu paçayı kurtaracaktır. Bunun bedeli şudur: Doğrularınızı azıcık bile çiğnerseniz, yaptığınız faaliyetin, sizin için daha zayıf bir içsel pekiştireç haline geldiğini görürsünüz: Her zaman bu böyle olmuştur. İş oyun olmaktan çıkar, diğer uçta bir şeyler ifade etmeye başlar. Bu durumda, bilim artık eğlenceli değildir.[/b]
Kural 11. Mutluluğunuzu ve Huzurunuzu Koruyun ve Sürdürün[/b]
Başarılı öğrenciler kendilerine güvenirler. İlle de güvenli hissederler demek istemiyorum. Mutluluklarını takip ederler demek istiyorum: Kendilerine karşı dürüsttürler. Bu, kendine güvendir. Eğer tuhaf bir ilgiler karışımına sahipseniz, birisi ilginizi daha güvenli bir noktada odaklamanız gerektiğini söylese de vazgeçmeyin, bu sizi yeni ve heyecan verici bir şeye götürebilir. Riske girin. Eğer bu durum sizi endişelendiriyorsa, kendinize küçük bir güvenlik ağı oluşturun; fakat size önemli gelen şeyi çiğneyip geçmeyin. Bu çiğneyişi çok ağır ödersiniz çünkü bu, sizin bilimsel eğlence pusulanızı kaybettirir. Bir pusulanız olmadan kaybolabilirsiniz.[/b]
Kural 12. Kolayca Hayır Deyin ve Dediğinizi Yapın[/b]
Kariyeriniz ilerledikçe, doğal olarak odaklanacaksınız. Kaliteyi elde tutmanın tek yolu budur. Odaklandıkça, hayır demeyi öğrenin. Öncelikler belirleyin. Onlara uyun. Ben hala bu kuralı öğreniyorum (aslında bunu ne kadar yaparsam, talepler ve dikkatte dağılmalar da artıyor, böylece Kural 5in %100 olabilmesi için, Kural 12ye asla yeteri kadar sahip olamıyorum).[/b]
Kural 13. Mektuplarınızı Açın, Telefonlara Cevap Verin, Masanızı Temiz Tutun[/b]
Tamam, tamam. Her kurala uyulamayabilir.
Kaynak:[/b] Hayes, S. C. (1998) Thirteen Rules of Success: A Message For Students. The Behavior Therapist. (3) 47-49.
Çeviri: [/b]Benek Altaylı /Psikolog

Kaynak: Rehberliksitesi

Daha çok gün ışığı için doğuya yürüyün

Daha çok gün ışığı için doğuya yürüyünBir kelebek yanlışlıkla bir mutfağın penceresinden içeri girmişti. Begüm ise kelebeğin içeri girdiğinden habersiz pencereyi kapatıp dışarı çıkmıştı.
48 saatlik sıradan bir kelebek ömrüne sahip olan kahramanımız kısacık ömrünü hiç istemediği bir yerde geçirdiğini seziyor ve mutsuz oluyordu. Bir saat sonra Begüm alışverişten eve döndü ve yine kelebekten tamamen habersiz bir şekilde mutfak penceresini açtı. Eşyaları yerleştirmeye başladı. Kelebeğimiz de ömrünün geri kalanını özgür bir şekilde geçirmek üzere kanatlarını çırparak uzaklaştı.
F.’nin çok ilginç ve gizli bir amacı vardı. Bu amacından ötürü, güneşin erken doğmasını istiyordu. Gün ışığıyla karşılaşmak için inanılmaz bir arzusu vardı. Bu arzusunu bilgeliğiyle tanınmış bir arkadaşı olan E.T. ile paylaştı. Arkadaşı da sabahı beklemesini önerdi. Sabretmesi yeterliydi. F., arkadaşına, Sabrın dışında bir yol yok mu? diye sordu. Bilge arkadaşı, Elbette var. dedi. Doğuya doğru yürüyecek olursan, senin açından güneş daha erken doğmuş olur.
Filiz, Deniz ile evlenmek istiyordu. Ne var ki, Filiz’in babası bu evliliğe karşıydı. Konu komşu daha önce Deniz’in birçok kızla gezip tozduğunu ve hiçbir ciddi ilişki kurmadan ayrıldığını söylemişti. Filiz’in babası, Deniz’in nişanlandıktan sonra ayrılabileceğini düşünüyordu. Bunu da açık bir şekilde kızına, dolaylı bir dille Deniz’e söylemişti. Filiz ve Deniz bu konuyu değerlendirdiklerinde Deniz sadece, Sabredelim. dedi. Doğru zamanın gelmesini bekleyelim. Böylece görüşmeye devam ettiler. Bu arada her türlü bayram ve kandil gününde Deniz, Filiz’in babasını ya ziyaret etti ya da telefon açtı. Filiz’in babası zamanla bu genci başka bir gözle görmeye başladı ve yaklaşık 1,5 yıl sonra kızına sordu: Sen bu adamla evlenmek istiyor musun? Kızı da Evet. deyince babası: Gelip istesinler o zaman.
İngiltere’ye çocuk bakıcısı olarak giden Duygu, umulmadık bir sorunla karşılaşmıştı. Çocuğun anne-babası onu çok sevdiyse de Teta onu sevmemişti. Tek başına yemek yiyemiyor ve giyinemiyorsa da Duygu’nun onun yemesine, giyinmesine yardım etmesini istemiyor ve Duygu’yla oynamıyordu. Sürekli çatışma halindeydiler. Duygu, İngilizcesini geliştirmek için oradaydı ve yeni bir aile bulması zor olacaktı. Ancak o sabretti. Şartlar mutlaka değişecekti ve geçen zaman içinde Teta onu çok sevdi. O kadar ki, neredeyse annesinden çok. Duygu’nun aileden ayrılma günü gelip çattığında yaşanılanlar, Duygu’nun bu aileyle birlikte yaşamaya başladığı günden çok farklıydı. Teta, Duygu’ya sarılmış, gittiği için hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Zaman ve şartlar değişmişti.
Alp, bir fabrikaya uzun süre mal sattıktan sonra satın alma müdürüyle bir çatışma yaşamıştı ve fabrika Alp’lerin şirketinden mal almayı bırakmıştı. Bir yıl sonra fabrikanın satın alma müdürü işten ayrıldı ve yerine yeni biri geldi. Alp de yeni satın alma müdürüyle tanışarak yeniden mal satmaya başladı.
Gün ışığında E.T., F.’ye herhangi bir sorunumuzun çözümünün ve çözümsüzlüğünün birçok örnekte belirli bir zamanla ilgili olduğunu söyledi. Amacımıza ulaşamıyorsak, bu, amacımıza ulaşılamayacağını değil, o anki şartlar itibarıyla ulaşılamayacağını gösterir. Dünya sürekli bir değişim içinde. İnsanlar doğuyor, ölüyor; ülkelerin sınırları değişiyor. İklimler, kara parçalarının yerleri bile değişiyor. Sorunlarımızın çözümü, bazen sadece uygun şartların ortaya çıkacağı zamanı beklemektedir. Elbette insan, elinde imkân varsa zamanı bu uygunluğa ulaşması için çaba harcayarak da değerlendirebilir.

Kaynak: Rehberliksitesi

Hayatın çilingiri olmak

Hayatın çilingiri olmakAnahtara sahip olmak önemlidir. Çünkü anahtar kapıları açar. Ancak ondan daha önemlisi, doğru anahtara sahip olmaktır. Doğru anahtar, girmek istediğimiz kapıyı açan anahtardır.
Ancak her zaman bu anahtara sahip olmayız. Öyleyse anahtar sahibi olmaktan daha önemlisi çilingir olmaktır. Çünkü çilingir, anahtara sahip olmadan kapıyı açan kişidir. Sıra Dışı Yaşam Becerileri isimli seminer programımın insanları birer çilingire dönüştürdüğünü söyler dururum. Hayatın çilingiri olmayı öğrenmek demek, deneme yapmaktır. Denemek; gitmediğiniz yere gitmek, konuşmadığınız insanlarla konuşmak, okumadıklarınızı okumak, yemediğiniz yemekleri tatmak demektir. Yapmadığınızı yapmak. Küçük ve çok önemli bir kural daha var ama… Geri dönemeyeceğiniz hiçbir şeyi denemeyin. Örneğin, adam öldürmeyi… Aslında her deneme enformasyon toplamaktır. Aslında kapıları açan da enformasyondur. Gerçek bir örnek verirsek, şu anda öğrenme ortağımız olan Yalçın isimli kıdemli bir öğrencimizin ev anahtarı kaybolmuştu, ve eve girmesi gerekiyordu. Ne var ki, anahtarı yoktu. Bakalım Yalçın ne yapacaktı? Kapıyı açmak için bir omuz atabilirdi. Eş dosttan bulduğu anahtarları teker teker belki açar diye deneyebilirdi. Bir tornavida ya da maymuncukla kendisi açmayı deneyebilirdi. Bir çilingir çağırabilirdi. Yalçın bunları yapmak yerine sahip olduğu kredi kartının verildiği bankanın yardım servisini aradı. Bankanın 24 saat hizmet veren bir yardım servisi vardı. Onlar anlaşmalı oldukları bir çilingiri ücretsiz olarak Yalçın’ın evine gönderdi ve kapı açıldı. Şimdi bu öyküde kapıyı açan çilingir midir, yoksa enformasyon mu? Bu öyküde kapıyı açan enformasyondur. İkinci bir şey de bir şartlanmanın kırılmasıdır.
Önce enformasyondan söz edecek olursak Yalçın, bankadan gelen yazıları okumayı denemiş ve yararlı olabilecek bir şeyi not almıştır. İlgili bir problemle karşılaşınca sahip olduğu enformasyonu kullanmış ve problemi çözmüştür. Ancak buradaki püf noktalardan bir tanesi de koşullanmanın kırılmasıdır. Türkiye’de birçok banka, kredi kartı sahiplerine bu tür hizmetler veriyor. Çilingirlikten uçak bileti satın almaya kadar. Tüm bu bankalar yine müşterilerine bu hizmetleri ücretsiz verdiklerini bildirseler de, benim sorduğum insanlar, bu hizmetleri kullanmayı düşünmemiş. Çünkü banka bir sebep göstererek bu hizmeti gerçek bir olay sırasında vermez ya da gizli bir maliyet çıkarır diye düşünmüşler. Bu şartlanma da insanları bu hizmetten yararlanmaktan uzak tutmuş. Yalçın, problemi çözerken enformasyon kullanırken, bir taraftan da bu önyargıyı kırıyor.
Her alanda deneme yapmak insanı zamanla bir çilingire dönüştürme potansiyelini taşıyorsa da, çilingire dönüşmenin başlıca yollarından biri de teklif etmektir. Teklif etmek; birine yaklaşmayı ve sormayı içerir. Eğer hiç sormayı denemezseniz, o insanlar sizin öyle bir şey istediğinizi nereden bilebilir? Sorularımızı, tekliflerimizi engelleyen sebeplerin başında ise önyargılar geliyor. "Kabul etmezler ki… Beğenmezler… İstemezler ki…" Bu tür düşünceler deneme ve teklif yapmayı engeller. Dünyada insanlar ve kurumlar kabul etmek üzere/kabul edilebilecek teklifleri bekliyor.

Kaynak: Rehberliksitesi

Başarının sırrı uyumdan geçer

Başarının sırrı uyumdan geçerDünyanın en ünlü basketbol oyuncularından Michael Jordan’ın 7 yıl boyunca NBA’in en skorer oyuncularından biri olmasına rağmen takımı Chicago Bulls’un hiç şampiyon olamadığını biliyor muydunuz?
Michael Jordan, bu dönemde bazen bir maçta 66 basket atıyordu; ama yine de bazen takımları yeniliyor; bazen de şampiyonluğu kaçırıyordu. Michael Jordan çok yetenekliydi ve çok akıllıydı; ama bu, takımının şampiyon olmasına yetmiyordu. Dolayısıyla Jordan şampiyon olamayan bir takımda ligin belki de en yetenekli oyuncusuydu. Sonunda Michael Jordan, kendi yeteneklerini bilemekten ve kullanmaktan daha önemli bir şey olduğunu anladı. O da takım arkadaşlarının yeteneklerinin bir uyum içinde kullanılmasıydı. Bir maçta kendi attığı toplam sayıyı düşürmek pahasına, arkadaşlarının attığı sayıyı yükseltmeliydi. Eğer arkadaşlarının performansı yükselecek olursa şampiyon olabilirlerdi ve gerçekten oldular. Şampiyon olmakla kalmadılar üç kez üst üste şampiyon oldular.
Bir otomobil düşünün, öyle bir far tasarımı var ki, hiçbir arabada yok. Müthiş bir görünüm, müthiş ekonomik, müthiş ölçüde sağlam. Ancak arabanın diğer bölümleri ortalama bir araba kadar ya da belki ****z daha iyi. Dışarıdan biri bu arabayı gördüğünde ilk, farlarını fark edecektir. Bununla birlikte, farın dışındaki bölümler zayıf ve kalitesiz bulunacaktır. Dolayısıyla önemli olan otomobilde farın dışındaki unsurların kalite ve potansiyelleri anlamında doruğa çıkmalarıdır.
Aynı örneği insanlara taşıyalım; üniversitede 25 öğrencili bir bölüm düşünün ya da bir şirketin 15 çalışanlı bir bölümünü. Her iki bölümde de eğer çok yetenekli biri varsa ve öne çıkan tutumuyla başarılı oluyorsa bu genel olarak bölümü olumsuz etkileyebilir. İnsanlar gölgede kalmaktan rahatsız olabilir. Bir de eğer bir karar almak isteniyorsa bu çok yetenekli ve akıllı kişi büyük olasılıkla fikriyle öne çıkacaktır; diğerleri de bu durumda ezilebilir. İster istemez bir çatışma olabilir. Bu tür bir durumu önlemenin yolu, bu yetenekli ve akıllı kahramanımızın ukala, kibirli ve kendini beğenmiş olmayan bir tavırla, diğerlerine, kendi potansiyelleri ve amaçları doğrultusunda gelişmelerine yardım etmesidir. Bu dahi kabul olmayacaktır; çünkü birçok insan yardım dahi kabul etmeyecektir. Dolayısıyla daha büyük bir uyumun başlangıcı için, bu yetenekli insanın zaman zaman kendini geriye çekmesi gerekecektir.
Günlük dilde söylersek, birçok grup ‘çıkıntılık’ yapanlardan hoşlanmıyor; bu çıkıntılar üstün yetenekli ve çok akıllı olsalar da. Birlikte çalıştığımız insanlarla uyum içinde olduğumuzda, onların gelişmesine ve başarılı olmasına yardım ettiğimiz zaman onlarla birlikte ilerleyebiliyoruz. Dolayısıyla bazen taviz vermek gerekiyor. Nereye kadar taviz verebiliriz? İlişkilerde ve taviz konusunda sınırı, özümüz oluşturuyor. Özümüzü kaybetmemek şartıyla uyumlu olmak adına bazı şeylerden vazgeçilebilir.
Mutlu bir yaşamın sırrı, paradan puldan çok, uyumdan geçiyor. İçinde bulunduğumuz dünyada amaçlarımıza ulaşmamız, diğer insanların desteğine bağlı. Birçok örnekte onlardan destek görmemiz de, bizim onları desteklememiz ve onlara uyum göstermemizle ilgili.
Aklınıza "Peki nasıl çok yetenekli oluruz?" sorusu takılmış olabilir. Çok yetenekli olmanın formülü basit: Herkesten çok ve akıllıca çalışmak. Güzel sanatlar konusunda genetik yatkınlık da önemli bir girdi olabilir.

Kaynak: Rehberliksitesi