Öğretmence

Öğretmen Bloğu

Sivil Toplum Kuruluşu Nedir?

Sivil Toplum nedir? Sivil Toplum Kuruluşu Nedir?

Sivil Toplum tanımı zor bir kavram. Özellikle sivil toplum ve devlet ilişkisi konusunda birbirini besleyen veya birbirleriyle çelişen çeşitli teoriler bulunmakta. Locke sivil toplumun tümüyle devletten bağımsız olduğunu savunup, görevinin devleti kontrol etmek olduğu öne sürerken Konrad anti-politika savıyla sivil toplumun devlete bir alternatif olduğunu iddia ediyor. Montesquiue ise daha birleştirici bir yaklaşımla devlet ile sivil toplum arasında keskin bir çizgi olmadığını ve sivil toplumun devlete toplumsal katılımı sağlaması için destek olmakla sorumlu olduğunu savunuyor.

Sivil Toplum Kuruluşları, sivil toplumdaki belli ilgi gruplarını temsil etmek üzere organize olmuş kurumlar olarak tanımlanıyor. Etkinlik alanlarına göre STK`ları kalkınma ve yardım STK`ları olarak ikiye ayırabiliriz. Kalkınma STK`ları sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı hedeflerken, yardım STK`ları dezavantajlı gruplar için insani yardım misyonu üstlenirler.

Sivil Toplum ve Demokrasi

Sivil toplum ve demokrasi üzerine tartışmaların kilit sorularından biri STK`ların demokrasinin ajanı mı yoksa sonucu mu olduğudur. STK`ların demokrasi kurmadaki güncel rolleri yurttaşlar arasında demokratik değerlerin savunulması, temsil edilmeyen grupların güçlendirilmesi, katılımcı demokrasinin sağlanması ve ekonomik reforma katkıda bulunulması olarak özetlenebilir. Lang bunlara ek olarak STK`ların hükümet ve yurttaşlar arasında arabuluculuk yaptığını savunmakta. Böylelikle STK`lar, farklı ilgi ve isteklere sahip aktörler arasında köprüler kurarak `kamusal alan`lar yaratmakta. Son olarak STK`lar kurum içi yapıları ve karar alma mekanizmalarının yarattığı örnekler sayesinde bir demokrasi kültürünün oluşmasını sağlamakta.

Fakat tüm bu işlevler hem teoride hem de uygulamada sorgulandığında çelişkili sonuçlara varmak mümkün. Temsil edilmeyen gruplar söz konusu olduğunda, tüm dünyada yaşanan sorun bu amaçla hareket eden STK`ların çoğunun tabandaki yurttaşla bağının çok zayıf olması. Öyle ki kimi durumlarda STK`lar hedef kitlelerinin gerçek ihtiyaçlarının temsil etmek konusunda zayıf kalabilmekte. Ayrıca kitlenin organize olamaması ve/ya olmaması sonucu maddi kaynaklara da erişiminin mümkün olmayabiliyor. Çünkü destek sağlayan kurumlar, sağladıkları kaynakların belirledikleri kriterlere göre kullanıldığını kontrol edebilmenin en önemli güvencesi olarak, ilgili STK`nın tecrübeli ve gerekli kurumsal kapasiteye sahip olmasını görüyor.

Demokratik değerlerin savunulması konusunda da çelişkiler yaşanmakta. Demokratik sistem, demokratik değerleri savunmayan grupların da düşünce ve söz hakkının korunmasını gerektiriyor. Kurum içi demokrasiye gelince, varsayılan STK`ların kendi içlerinde demokratik yönetişim ilkelerini benimsemeleri. Fakat dünya genelinde yaşanan sorun pek çok STK`nın kendi içerisinde demokratik bir yapıya sahip olmaması ve tepeden inme kararlarla yönetilmesi. STK çalışanlarının kendileri de kurumsallaşma sorunları nedeniyle bu gibi durumlara müdahale etmekten kaçınmakta veya ihtiyaç hissetmemekte.

STK`ların ekonomik reforma katkısı konusunda yaşanan ikilemlerse, STK`ların neo-liberal bağlamda sistemin ajanları olarak kabul edilip sistem karşıtları tarafından kapitalizmin uşakları olarak itham edilmeleri.

Son olarak STK`ların `kamusal alan` yaratmakta karşılaştıkları engel, Türkiye genelinde STK`lar arasındaki ideolojik sorunların ortak çalışma ve alan yaratma kapasitelerini kısıtlaması. Sivil toplum aktörleri arasındaki farklılıklar uzlaşma oluşmasına engel olmakta ve STK aktivistleri arasındaki koordinasyonun sağlanmasına engel oluşturmakta.

Yukarıda belirtilen sorunlara ek olarak, fon oluşturma STK`larla ilgili önemli bir uyuşmazlık sebebi. STK`ların dışarıdan gelen maddi desteğe bağımlılıkları nedeniyle hedef kitlelerinden ziyade fon aldıklara kurumlara hesap verdikleri yolunda şüphe uyandırmakta. Ekonomik çıkarlar gözetilerek apolitik bir yaklaşımla üretilen projelere yerel destek azalmakta. Öyle ki STK`lar ihtiyaca göre proje üretmekten uzaklaşıp var olan fon kaynaklarına göre harekete geçmekte. Kurumsallaşmasını geliştirmekte olan pek çok STK dahi fonlara erişim için gereken teknik bilgi ve kapasiteye sahip değil. Avrupa Birliği`nin bu konudaki teşviklerinden biri ise Türkiye Hükümeti`nin katkısıyla tasarlanan Sivil Toplum Geliştirme Programı. Bu program çerçevesinde oluşturulan STK Destek Ekibi proje yönetiminden fon oluşturmaya çeşitli teknik destekte bulunmakla kalmıyor, Türkiye genelinde düzenledikleri eğitimlerle STK`ların insan kapasitelerini geliştirmelerine de yardımcı oluyor. (ayrıntılı bilgi için www.stgp.org)

Sonuç olarak Avrupa Birliği`ne entegrasyon süreci, gerek tavandan tabana gerekse tabandan tavana bir hareket yaratmakta. Süreç içerisinde de demokratik sistemin var geçilmez parçası olan sivil toplum ve sivil toplumu temsil eden STK`lar hakkında sorular çoğalmakta. Bu soruların dile getirilmesi ve tartışılması ise sürecin sağlıklı işlediğinin en önemli göstergesi olacaktır. Bir yandan yönetişim ilkelerini içselleştirip uygularken ve sivil toplumu teşvik ederken öte yandan da var olan ve zamanla çeşitlenen çelişkileri de göz önünde bulundurup bilinçli adımlar atılabilecektir. Bu anlamda, yukarıdaki sorgulama sürecini ilk başlatması gerekenler halihazırda sivil toplum alanında aktif olarak faaliyette bulunanlar olmalıdır. Öncelikle kendimize sormalıyız nasıl bir çatı altında çalışıyoruz, ne amaçla çalışıyoruz, ne yönde ilerliyoruz? Organizasyonların sofistike cümlelerle açıkladıkları vizyonlarını ve prensiplerini içselleştirebilmek ve sivil topluma dair yaşanılan, tartışılan çelişkilerin ayırdında olabilmenin en kolay yolu bu gibi temel soruları kendimize sormak olacaktır. Böylelikle büyük çerçeve içerisinde kişisel katkımızın değerini anlamamız da kolaylaşacak ve yaptığımız işe saygımız artacaktır.

Sivil Toplum Kuruluşu Nedir?

Gelen Arama Terimleri:

  • sivil toplum kuruluşu nedir

Leyla ile Mecnun Efsanesi

Leyla ile Mecnun Efsanesi
(Efsaneler)

Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ yı tanımaz. Babası Mecnûn u iyileşmesi için Kâbe ye yasal kelımeürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni.

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

Bir zaman sonra âilesi, Leylâ yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn, çölde, Leylâ nın evlendiğini arkadaşı Zeyd den işitince çok üzülür. Leylâ ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz. Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;

Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez.

Der, kabri kucaklayarak ölür. Bir müddet sonra Mecnûn un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:

Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular.

Leyla ile Mecnun un aşkları bir Arap efsanesine dayanmaktadır. Bu efsanede Mecnun mahlasıyla şiirler söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle Leyli ( Leyla ) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk serüveni anlatılmaktadır.

Söylentiye göre Kays ile Leyla kardeş çocuklarıdır. Küçük yaşta birbirlerini severler. Kays ın Leyla için söylediği şiirler dillerde dolaşır. Leyla nın babası ,adını dillere düşürdüğü için kızının Kays la evlenmesini önler. Leyla başka biriyle evlendirilir. Kays çöllere düşer. Mecnun (deli ) diye anılmaya başlar. Ayrılık acısına dayanamayan Leyla kederinden ölür. Mecnun bunu duyunca onun mezarının başına koşar ve o da orada can verir. Bu efsane Arap edebiyatında X. yüzyılda çok yaygın bir hale gelmiş ,Mecnun a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikaye haline getirilmiştir. Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da işlenmiştir.

Bunların arasında en ünlüsü Fuzuli nin yapıtıdır ( 1535) Aşağıda okuyacağınız küçük hikaye Fuzuli`nin Leyla vü Mecnun adlı mesnevisinden alınmıştır. Kays, bilinen adıyla Mecnun, Leyla`nın aşkından kendisinden geçip yarı meczup bir halde çölde giderken, namaz kılmakta olan bir dervişin önünden geçer. Derviş hemen namazını selamlayıp, Mecnun a Namaz kılan birinin önünden geçilmez, bunu bilmiyor musun? diye çıkışır. Mecnun cevap verir Ben Leyla nın aşkından öyle bir hale geldim ki, senin burada namaz kıldığını görmedim bile, sen nasıl bir aşkla namaz kılıyorsun da benim senin önünden geçtiğimi görüyorsun? Leyla ve Mecnun un hikayesi Türk Halk edebiyatının da etkilemiş ve Leyla ile Mecnun adıyla bir Karagöz oyunu haline getirilmiştir. Karagöz oyunlarında işlenen Leyla ile Mecnun hikayesi ise şöyle : Oyunun başında Leyla ile Mecnun birbirlerine olan sevgilerini şiirlerle dile getirirler.

Aralarında bir gül ağacı vardır. Zebani gelerek gül ağacını alır ve yerine karaçalı koyar. Karagöz bu karaçalıyı almak isterken zebani Karagöz ü kaldırıp baş aşağı kara çalının üzerine atar. Hacıvat gelerek Karagöz e Leyla ile Mecnun un hikayesini anlatarak, Zebani nin kara çalıyı onları ayırmak için koyduğunu söyler. Perdeye içinde Leyla nın babası ve annesinin olduğu bir kervan gelir. Hacıvat onlara bir ev bulur. Daha sonra Mecnun un babası olan Halepli Haşim gelir. Hacıvat Leyla nın anne ve babasının olduğu yere ergeç Mecnun un da geleceğini söyler. Mecnun gelip Leyla ya olan aşkını Hacıvat a anlatır ve ondan yardım ister. Bu esnada bir aslan gelip Karagöz ün köpeğini yutar. Leyla nın babası kızını Mecnun a istemeye gelen Hacıvat ı kovar.

Hacivat, Karagöz ün ninesi olan Cazu dan yardım ister. Cazu nine Leyla nın babasına giderek eğer kızlarını Mecnun a vermezlerse Leyla nın öleceğini söyler. Bunun üzerine Leyla nın babası kızını Mecnun a vermek için üç şart koşar. Birincisi Mecnun çok sevdiği dişi ahuyu öldürecektir. İkincisi aslan ile boğuşup onu da öldürmesi. Üçüncüsü ise yedi başlı ejderhayı öldürmesi. Karagöz Mecnun a bir bıçak verir. Mecnun kendi isteğiyle ahuyu öldürür. Daha sonra aslan ile ejderhayı da öldürür ve koşulları yerine getirmiş olur. Zebani iki sevgilinin kavuşmasını engellemek amacıyla araya yine kara çalı koyarsa da Mecnun bıçağı ile karaçalıyı kesip atar. Sevgililer birbirlerine kavuşurlar ve kervanla memleketlerine dönerlerâ?¦

LEYLA ve MECNUN

Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.

Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.

Fuzûlî nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!

Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş aleden bellidir.

Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.

Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.

**
Fuzûli nin 1535â?² te yazdığı
Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi

Leyla ile Mecnun Efsanesi

Ay Atam Efsanesi

Ay Atam Efsanesi
(Efsaneler)

Ay-Atam Efsanesi, Memlükler döneminde Mısır da yaşamış olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafından kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Aybek üd Devâdârî nin verdiği bilgilere göre bu efsaneyi halk dilinden yazıya aktaran ilk kişi Ulug Han Ata Bitikçi adlı eski bir Türk bilginidir.

Ulug Han Ata Bitigçi nin içinde Ay-Atam Efsanesi nin de yer aldığı bir kitabını ele geçiren Cebrail bin Bahteşyu adlı İranlı bir tarihçi, Ay-Atam efsanesi ni Türkçe den Farça ya tercüme etmiştir. Bu farça tercümeyi bulan Aybek üd Devâdârî efsaneyi olduğu gibi kendi kitabına aktarmıştır.

Ay-Atam Efsanesi nin konusu insanoğlunun yaratılışıdır. İnsanın yaratılışını dört unsura (su, ateş, toprak, rüzgar) ve balçığa bağlayan bu efsanede Ön Asya mitolojisinin etkileri görülür. Kimi Türkologlar, Ulug Han Ata Bitikçi nin yeni müslüman olmuş bir Türk düşünürü olduğunu düşünmektedirler.

Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi, Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı nda kurtla yaşayan son Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan ın kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle bir yerdir. Ergenekon da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesi nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamanında Türkler in Tanrı ya tapınmak için bir tür tapınak olarak kullandıkları ata mağaraları da konu ile ilgili ve önemlidirler.

İnsanın yaratılışını dört unsur ve balçığa bağlama daha çok Ön Asya mitolojisinin geleneğidir. Ancak, dört unsur inanışı Uygur Türkleri nde de vardır. Ayrıca efsanenin kişi ve yer adlarının öz Türkçe olması, Ata Mağarası motifinin efsane de önemli bir yer tutması ve dolayısıyla Türkler in ünlü mağara kültünün efsanede yer alması, Ay-Atam Efsanesi nin bir Türk efsanesi olduğunu ortaya koyar. Ama efsanenin Ön Asya etkisi taşımasını ve Aybek üd Devâdârî nin müslüman olması dolayısıyla efsanenin bazı bölümlerini kırpmış ya da müslümanlaştırmış olması ihtimalini göz önünde tutarak efsaneyi incelemek gerekir.

Ay-Atam Efsanesi özetle şöyledir:

Çok çok eski çağlardaâ?¦

Çok yağmurlar yağdı. Gök delinmiş gibiydi. Dünya sele boğuldu, her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle yuvarlanarak Kara Dağ daki bir mağaraya doldular. Mağaranın içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan biçimli yarıkları doldurdular.

Aradan çok zaman geçtiâ?¦.

Yarıklardaki balçıklar sular ile benzeşti, hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara can veren bir kadın karnı gibiydi.

Dokuz ay durmadan yel estiâ?¦.

Su, ateş, toprak ve yel, insana can vermak için birleştiler. Dokuz ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.

Ay-Atam, gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı, havası da serindi.

Sonra yine yağmurlar, seller başladı. Mağara yeniden çamurla doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu. Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı ortaya. Adına Ay-Va dediler.

Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk çocukları oldu. Bunların yarısı erkek, yarısı da kızdı. Onlar da evlendiler; soyları çoğaldı.

Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va Hatun un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları, ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın kapısını altın kapılar ile kapattılar, dört bir yanını çiçekle süslediler.

Ay Atam Efsanesi

Yamaçtaki Ejderha- Sivas

Yamaçtaki Ejderha- Sivas

Sivas`a bağlı Çaygören ve Küpecik köylerine giden yolun kıyısındaki tepeciklerden birinin yamacında, aşağıya inen bir ejderhaya benzeyen bir taş vardır. Yörede bu taşa dair bir efsane anlatılır:

Çok eskiden bu köyde yaşayan bir karı-koca, sabana koştukları bir çift öküzle tarlalarını sürerken tepeden bir ejderhanın üzerlerine geldiğini görür ve çok korkarlar. O esnada adam, `Ey Allahım, bu musibeti başımızdan al. Ben de sana bir öküz kurban edeyim` der. Allah da ejderhayı taşa dönüştürür. Karı-koca evlerine döner ve öküzün birini kurban etmeden ertesi gün öküzleri ile tarlaya gelip çalışmaya koyulurlar. Derken birden bir gürültü kopar, bir de bakarlar ki dün taş kesen ejderha canlanmış, üzerlerine geliyor. Kadın kocasına sinirlenerek `Dün sen öküzün birini kurban edeceğim dedin, ama etmedin. Şimdi öküzün birini buracıkta kendi ellerimle kurban edip köye dağıtacağım` der, ve öyle de yapar. Ejderha ikinci kez taşa dönüşür.

Rivayete göre taş kesen ejderhanın burun deliklerinin birinden su, diğerinden de -çok eskiden- irin gibi bir sıvı sızarmış. Bu irinin, çiftin adadıkları kurbanı hemen kesmedikleri için sızdığı söylenir. İrinin sızdığını gören kimse artık hayatta değilse de, suyun aktığını gören çoktur. Son dönemlerde ejderhanın baş kısmı tahrip olarak bozulmuş; burnundan sızan su da kurumuştur. Ancak aynı kaynaktan beslendiği tahmin edilen ince bir su yamacın dibinde hala akmaktadır.

Yamaçtaki Ejderha- Sivas

Gelen Arama Terimleri:

  • dündar bayram